Tek kişilik marka yaratma serüveni

Yapmaktan keyif aldığınız bir işi, sahip olduğunuz yeteneği gelir getiren bir işe dönüştürmek mümkün. Hem tasarımcı hem üretici, online satıcı, dijital pazarlamacı, paketleme, kalite kontrol, lojistik, muhasebe ve finansal yönetim… Tek kişilik bir marka yaratma serüveninde izlemeniz gereken yollar meşakkatli olsa da siz de tek başınıza, ömrünüze bir marka yaratma hikayesi katabilirsiniz.

Doç. Dr. Mine Ovacık
Endüstriyel Tasarımcı, Tasarım Koçu
MINOVA Design
@minovadesign

Londra’da bir endüstriyel tasarımcı olarak yaklaşık iki yıldır araştırıp, uyguladığım bir konu var:

Tasarım ve zanaata dayalı küçük bir işletme, bir marka nasıl kurulur, geliştirilir ve sürdürülür?

İngiltere’de, küçük-ölçekli bir girişimde bulunma ve iş geliştirme süreci hem nimetlerle dolu hem de gayret ve sabır gerektiren, içinde çetin işleri de barındıran, “kendin yapçı” tek kişilik –ya da az kişilik– bir serüven.

Bir endüstriyel ürün tasarımı sürecinden çok farklı. Endüstriyel bir ürünün gelişimi ve üretimi sürecinde ne kadar çeşitli uzmanların iş birliği gerekiyorsa, aksine bu serüven, çeşitli uzmanlık konularının bir kişide buluşmasını ve başarıyla tamamlanmasını gerektiriyor. Aynı zamanda hem tasarımcı hem üretici, online satıcı, dijital pazarlamacı, paketleme, kalite kontrol, lojistiğin ve işin finansal yönetimini, muhasebesini yaparak işini yürüten biri olmak mümkün mü?

Mümkün!

Bir bilgisayarın ve internete ulaşımın olduğu müddetçe, evet mümkün. O kadar basit. Bir o kadar da detaylı, çeşitli bilgi ve beceri gerektiren bir iş. En çok yapılan şey ise: Kendi kendine öğrenmek, beceri kazanmak ve öğrenilenleri uygulamak. 

Peki, Londra’da özgün tasarım ürünleri, tasarlayan, üreten ve satan küçük bir işletmeyi bir kişinin kurup yürütmesini mümkün kılan nedir?

Bu ülkede küçük işletmelere (small business) yönelik birçok destek olduğunu fark ediyorum. Deneyimliyorum. Her küçük iş sahibi genel olarak memnun mu koşullardan tam bilmiyorum ancak bildiğim, karşılaştırdığımda Türkiye’den farlı bir biçimde devletin verdiği teşvikler ve sistemin sunduğu küçük işletmelerin oluşabilmesi için var olan olanaklar dikkatimi çekiyor.  Hemen çok basit bir örnek vereyim: Ürün ve hizmet satışları için kredi kartı makinalarının hızlı ve kolay bir şekilde alınabilmesi, kullanılması çok yaygın. Geldiğimde ilk dikkatimi çeken bu oldu. Kredi kartı makinalarının çok yaygın ve çeşitli olması, kendi üretim yapan bir tasarımcıya, zanaatkara kendi ürününü sanat pazarlarına çıkıp satış yapabilmesi için çok kolaylaştırıcı bir etken, örneğin.

Burada küçük işletmeler nasıl hızlı ve kolay kurulabiliyor? Nedenlerini düşünüp, araştırıyorum ve yorumluyorum. Sanırım karşıma çıkan şu kavramlarla açıklarsam anlaşılır olur: İnsancıl Ekonomi, Micro-Girişim ve Micro-finans, Küçük-ofis-ev-ofis, teknoloji ve yeni zanaat, internet çağının demokratikleştirmesi ve Kendin Yapçılık.

Londra’da Kapitalizmin iş ve yaşam biçimlerini nasıl şekillendirdiğini gözlemliyorum, deneyimliyorum. Ben bir ekonomist değilim. Ancak bir tasarımcı olarak, günümüzün ekonomi yapısını ve enstrümanlarını anlamanın isabetli bir yola çıkış noktası olacağını düşünüyorum.

Bu bakış açısıyla, ilk olarak tarihi akışta ekonomiye bakıyorum. William Murray’ın ekonomi odaklarına göre tarihi akışta ekonomi tipleri şöyle: Aşiret Ekonomisi, insanın hayatta kalma mücadelesinde 100.000 yıl kadar süregelmiş. Kırsal Ekonomi, medeniyeti kurmayı; Endüstrileşme, yeniyi bulmayı ve öğrenmeyi, Tüketim Ekonomisi, yaşam tarzlarını yaratmayı; Bilgi Ekonomisi, iletişimi, telekomünikasyonu; 21. yüzyılın başlarından itibaren ise İnsancıl Ekonomi, bireyciliği, bireysel hak, hürriyet ve hareket bağımsızlığını savunan toplumsal kuramı ve insanın var olmasına odaklanma kavramını yaratmış. Anlayacağımız, son 20 yılda ekonominin odağı insana dönmüş. Ekonomistlerin “insanı ön plana aldığı” söyleniyor. Hadi bakalım… İlginç. Teşekkürler ekonomistler “insanı” hatırladığınız için.

İnsancıl ekonomi (human economy), insanın düşüncelerini, davranışlarını, yaşamını ve deneyimlerini, her birimizin özgün hikayesini öncelikli bir konu olarak önemsiyormuş. İnsanı ana ilgi alanı olarak kabul ediyormuş. Birinin iyi olabilmesi için diğerlerinin de iyiliği, kendine davrandığın gibi diğer insanlara da kibar ve nazik davranışı gerektirir bakış açısından kaynaklanmış. “İnsanlık, kibarlığın ahlaki niteliğidir” deniyor. Ekonomide bu insancıl kavram, eşit bir dünya yaratmak adına tarih, sosyoloji, politik-ekonomi, felsefe ve antropoloji öğrencelerinin benimsediği bir kavram olarak ortaya atılmış. Tarihte, paranın, metanın, pazarın ve ekonominin öncelikli odaklarıyken, insan ilk odak olsa nasıl olur demişler anlaşılan. Özellikle endüstrileşme dönemimde, ekonominin insanı unutarak ilerlemesinden farklı olarak, insan için, insanı ön plana alarak var olması anlayışıyla sürdürülen bir ekonomi anlayışını düşünün. İnsanın iyiliği için para ve ekonominin var olmasından söz edildiğini düşleyin. İşte bu kavram bundan söz ediyor. Özetle, insanı kapsayıcı bir ekonomi anlayışıymış İnsancıl ekonomi. İnsana ne kadar umut vadediyor, değil mi? İnsancıl ekonominin izlerini bu ülkedeki küçük iş sahiplerine sunulan olanaklarda görür gibi oluyorum.

Siz ne dersiniz?

İşte görebildiğim izler...

2006 yılında Ekonomi Bilimleri alanında Nobel ödülü alan Bangladeşli Ekonomist Muhammed Yunus, tüm dünyada zenginlikten yoksun topluluklara, kişilere, micro-girişimler kurabilmeleri ve geçimlerini sağlayabilmeleri için micro-krediler sağlayan “micro-finans” kavramının kurucusu ve öncüsü olarak biliniyor. Ülkesinde yoksulluğu ortadan kaldırma amacıyla, minik bir sermayeyle başlayıp, kadınların üretiminin bireysel iş modelini yaratma olanağı sağlayan bu ekonomi modeli şüphesiz, insancıl ekonominin yarattığı modellerden biri. Küçük işletmelerin desteklenmesi fikri ve hareketleriyse, Yunus’un kitaplarında söz edilen konulardan kaynağını alıyor olmalı. Muhammet Yunus’un kitaplarında, Sosyal Ticareti yapılandırılmasından, İnsanlığın en çok ihtiyaç duyduğu konulara hizmet eden Yeni Kapitalizm tipinden, Dünyanın 3 sıfırı: Sıfır yoksulluk, Sıfır İşsizlik ve Sıfır karbon izinin sayesinde yaratılabileceği yeni bir ekonomi tipinden söz ediliyor. Bu sosyal ve çevresel sorumluluk sahibi hem insancıl hem de çevresel ekonomi yapısının, kapitalizmin bağrı Londra’daki kendi iş serüvenime yansıdığını düşünüyorum. Londra’da küçük bir işletme kurmanın pratikliği, bu yeni kapitalist yapıdan geliyor olmalı.

Evden çalışma kültürü epeyce yaygınlaştı. Çalışanlar ve firmalar oldukça alıştı bu kültüre.  1990’lı yıllarda, elektronik ürünlerin ve internetin yarattığı olanaklar sayesinde, iş dünyasında mülkiyet ve mekân giderlerini kaldırmak ya da azaltmak amacıyla, coğrafya ve zaman sınırı olmaksızın evden çalışma kavramı girdi hayata. Küçük-Ofis-Ev-Ofis kavramı (SOHO: Small-Office-Home-Office), işletmelerin mekâna ait giderlerinin ekonomikleşmesini sağladı. Evden çalışma kültürü, öncelikle New York, San Francisco gibi özellikle büyük kentlerde firmalar tarafından benimsendi. Yersiz ve zamansız çalışma kültürü büyük kentlerde yaratıldı böylelikle.  Bu oluşum sanki Covid-19 Pandemi günlerine bir tür hazırlıkmış gibi geliyor insana. 

Emlak bedellerinin çok yüksek olduğu Londra’da, küçük bir işletme için evden çalışma olanakları ve gereğinde ortak-çalışma mekanlarının (co-working spaces) kullanılabilmesi, diğer olanaklardan biri bu coğrafyada. Buna bir de üretim sürecinin de ev ortamına taşınabilmesiyle, söz ettiğim “nimetleri” birbiri ardına sıralamış oluyorum.    

Yeni zanaat kavramı, zanaat ve tasarım aklı ve becerisiyle tasarlanmış ürünlerin, yani el ile üretilen, düşük adetlerdeki özgün ürünlerin, ev-tipi dijital cihazların sayesinde Ev-Atölyede üretim imkânı veriyor. Ev-atölye, ev -ofis kavramının ikiz kardeşi gibi değil mi?  Küçük bir lazer makinasının, üç boyutlu bir yazıcının, otomatik dijital kesici makinaların veya baskı makinalarının ev tiplerinin üretildiği ve bunların Amazon’da dahi bulunup satın alınabildiği bir ortam, tasarım ve zanaat ile devam eden işletmemi sürdürebilmem için söz ettiğim nimetlerden diğerleri. Bu makinalar ev ortamında temiz üretim yapan bir atölyede, ürünlerin tasarlanmasından, ambalajlanıp, anlaştığınız kargo firmasının paketleri evden gelip alıp müşterinize ulaştıran bir sistemden söz ediyorum.  Buradaki en belirleyici noktada online satış yapabilme olanaklarının çeşitli olması tabiki.

Dünya iletişim ağı (www) sayesinde demokratikleşen dünya, kim olursa olsun insanlara ulaşılabilir eşit bir dünya şansı veriyor. Yaratıcılığınızı, bilgi ve becerilerinizi kazanca dönüştürme olanakları veren sosyal medya, online satış platformları, işinizi ve kendinizi geliştirmek için alabileceğiniz eğitimler, webinarlar, hepsi elinizin altındaki bilgisayarda ve modeminizin size ulaştırdığı internet hattında. 

Açık-kaynak bilgi ve deneyim kaynakları kendi kendimize öğrenip uygulamak için ulaşabileceğimiz nimetlerden bir diğeri. İşte tarihe göz atmaya tekrar geri döndüğümde, 2. dünya savaşının ardından Avrupa ve Amerika’da yaygınlaşan Kendin-Yap (DIY: Do-it-Yourself) bireysel üretim kültürü, insanlığı sanki bugünlere hazırlamış. İnsan emeğinin değerli olduğu bu ülkede, bir işte hizmet almak her zaman pahalı bir eylem. Neye göre pahalı, kendinizin yapmasına göre pahalı. O yüzden eğitimde dahil olmak üzere dijital dünyanın olanaklarıyla, bilgi ve beceri edinmek için eğitim almak “Kendin Yapçı” bir eyleme dönüşmüş biçimde. İnternetteki özel dersler (tutorial) ve Youtube ise bunun ana kaynağı.   

Bu eşitlik, aynı zamanda işbirlikçi tasarım (co-design) kavramıyla da eş zamanlı gelişiyor. Herkesin bir tasarım sürecinde özellikle de toplumsal sorunlarda çözüm arayışında herkesin özgün hikayesini, deneyimini, bilgi ve becerisini önemser, değerlendirir ve kapsar.  Bir bütünün içinde kıymetli sayılması, tasarım süreçlerine de yansımıştır. İşbirlikçi tasarımda (co-design), sosyal pratiklerde tasarımcılar ile kullanıcı yaratıcı toplulukların bir arada çalışması ve yaratım sürecinin bir parçası olması hiç şüphesiz demokratikleşen zamanın bir oluşumu.   

Londra’da ev-ofis ve ev-atölyemde, kendin yapçı bir tasarımcı, micro-girişimci deneyimi yaşarken, bu yaşadığım coğrafyadaki endüstrileşme tarihini de hatırlamadan geçemiyorum. İngiltere, buharlı makinaların ilk üretildiği, Kristal Palas’ta dünyada ilk Endüstriyel Ürün Fuarı’nın açılmasıyla başlayan endüstrileşme döneminin coğrafyasıdır. Yine tarihi akışta insancıl ekonominin ilk izlerinin yaşandığı, gözlemlendiği bu ülkede, sosyal ve çevresel sorumluluğa sahip bir ticaretin ilk izlerinin sürüldüğü coğrafyalardan biri olma öncülüğünü ediniyor.  Şüphesiz bu yeni kapitalist sistemin dezavantajları da var burada sözü henüz oraya getiremediğim. Bunlar başka bir yazının konusu olsun.

Son iki yıldır Londra’da çok sık duyduğum, özellikle 40’lı, 50’li yaşlarına gelenlerden duyduğum bir söylem: “Artık bir başkasına değil, kendime çalışmak istiyorum”. Kendi kendinin patronu (self-employed) olmaktan bahseden ve kariyer değişikliğine giden çok insan ile karşılaştım. Bunlardan biri de benim. Bundan dolayı yetişkinler için bir eğitim sektörü oluşmuş dijital dünyada.  Eğer böyle giderse, firmalar çalıştıracak insan bulamayacak, nüfusun büyük çoğunluğu “girişimci” olacak. Öyle gözüküyor ki insancıl ekonomi, bizleri bu yöne doğru gitmeye teşvik ediyor.

Şimdi size şu soruları sorayım:

Keyif alarak yaptığınız bir işi, öz kaynağınızdaki bir beceriyi, gelir getiren bir işe dönüştürmeyi hiç düşündünüz mü?  Yaratıcı olduğunuz bir uğraşıyı keyif ile yaparken para kazanmanız mümkün mü? 

Mümkün.

Bu ülkede mümkün…

Bu yeni keyifli işinizin yaşamınızı karşılayan bir gelir düzeyine gelmesi için bütün kritik noktaları öğrenmek ise biraz çaba, bilgi ve kendine yatırım yapmayı gerektiriyor. Biraz da sabır şart. İnsancıl ekonominin enstrümanları, www’in demokratik olanakları, insanın niteliklerini kazanca dönüştürebildiği iş olanaklarını barındırıyor.

Burası aşikâr.

Ve elinizin altında.

Benden söylemesi…

No Comments Yet

Leave a Reply

Your email address will not be published.